Geçmişe baktığımızda, bugün bize son derece kişisel görünen bir evlilik meselesinin aslında toplumun ahlak, aile ve hukuk anlayışındaki büyük dönüşümlerin izlerini taşıdığını fark ederiz.
Aldatma Davası Açma Süresi: Bugünün Kuralını Geçmişin İçinden Okumak
Aldatma davası açma süresi ne kadardır hakkında güvenilir ve anlaşılır bir rehber arıyorsanız doğru yerdesiniz; Efin olarak başlıyoruz.
Bugün aldatma davası açma süresi denildiğinde hukuki cevap oldukça nettir: Türk Medeni Kanunu’nun 161. maddesine göre zina sebebine dayalı boşanma davası, aldatmanın öğrenilmesinden itibaren altı ay içinde açılmalıdır; ayrıca zina eyleminin üzerinden beş yıl geçmesiyle dava hakkı düşer. Affeden eşin ise bu sebebe dayanarak dava açma hakkı bulunmaz. Belgelere dayalı olarak bu hüküm, günümüzdeki düzenlemenin yalnızca teknik bir süre kuralı olmadığını; hukuk düzeninin aile, sadakat ve toplumsal düzen hakkındaki yaklaşımını da yansıttığını gösterir.
Bu sürelerin neden böyle belirlendiğini anlamak için hukukun geçmişte aile ilişkilerini nasıl düzenlediğine bakmak gerekir.
Osmanlı’dan Önce ve Osmanlı Döneminde Aile Hukuku
Aile, yalnızca özel hayat meselesi değildi
Osmanlı toplumunda evlilik, bugünkü anlamıyla yalnızca iki kişinin özel ilişkisi olarak görülmüyordu. Dinî hükümler, toplumsal düzen ve aile yapısı iç içeydi. Özellikle klasik dönemde Hanefî hukukunun etkisi güçlüydü. Kadının mahkeme yoluyla evliliği sona erdirebilmesi oldukça sınırlı şartlara bağlıydı.
19. yüzyılda ise Tanzimat’ın getirdiği kanunlaştırma, merkezileşme ve modernleşme süreçleri, aile hukukunun da yeniden düşünülmesine yol açtı. Tarihçi Mehmet Âkif Aydın’ın değerlendirmesine göre 1917 tarihli Hukûk-ı Âile Kararnâmesi, Osmanlı aile hukukunda önemli bir kırılma noktasıydı; farklı mezheplerin görüşlerinden yararlanılması, kadınların mahkeme yoluyla boşanabilmesine ilişkin imkânların genişletilmesi ve yargı birliği arayışı bu dönüşümün parçalarıydı.
1916–1917: Önemli bir kırılma
1916 tarihli iradeler, kocası kaybolan veya ağır hastalığa yakalanan kadınların belirli şartlarda mahkemeye başvurabilmesinin önünü açtı. Ardından 25 Ekim 1917’de yürürlüğe giren Hukûk-ı Âile Kararnâmesi, evlenme ve boşanma alanında 157 maddelik kapsamlı bir düzenleme getirdi. Birincil kaynak niteliğindeki kararname metni ve dönemin hukuk belgeleri, aile hukukunun değişen sosyal ihtiyaçlara cevap verecek biçimde yeniden şekillendiğini ortaya koyar.
Burada dikkat çekici olan, hukuk değişirken toplumun da değişmesidir. Kadının aile içindeki hukuki konumu, devletin aile üzerindeki düzenleyici rolü ve mahkemelerin yetkisi yeniden tanımlanıyordu. Bugünkü “aldatma davası” tartışmalarının arkasında da aslında aynı temel soru bulunuyor: Evlilikte sadakat ihlal edildiğinde hukuk ne kadar ve ne zaman müdahale etmelidir?
1926: Cumhuriyet ve Yeni Medeni Hukuk
İsviçre Medeni Kanunu’ndan yeni bir aile modeli
1926’da 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin kabul edilmesiyle Osmanlı dönemindeki aile hukuku anlayışından önemli ölçüde farklı yeni bir dönem başladı. Kanun, evlilik ve boşanma ilişkilerini modern medeni hukuk çerçevesinde sistemleştirdi.
İlginç biçimde, zina nedeniyle boşanma için öngörülen süre mantığı bugünkü düzenlemeye oldukça yakındı. Eski Medeni Kanun’un 129. maddesi, zina öğrenildikten itibaren altı ay ve zinanın gerçekleşmesinden itibaren beş yıl içinde dava açılmasını öngörüyordu. 1942 tarihli Adliye Ceridesi’nde yayımlanan hukuk incelemesi de bu süreyi açıkça aktarmakta ve bunun bir “sukutu dava müddeti” niteliğinde olduğunu belirtmektedir.
Bu devamlılık, hukuk tarihinin bazen keskin devrimlerden çok, eski bir kuralın yeni bir toplumsal çerçevede yeniden anlamlandırılması yoluyla ilerlediğini gösterir.
2001–2002: Bugünkü Hukuki Çerçevenin Oluşması
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu
22 Kasım 2001’de kabul edilen ve 2002’de yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, önceki Medeni Kanun’un yerini aldı. Ancak zina bakımından temel süre anlayışı korundu. Bugün yürürlükte bulunan 161. madde açık biçimde “öğrenmeden itibaren altı ay” ve “eylemden itibaren her hâlde beş yıl” sınırlarını koymaktadır.
Neden iki ayrı süre var?
İlk süre, kişinin aldatmayı öğrendiği tarihe bağlanır. İkinci süre ise olayın üzerinden geçen mutlak zaman sınırıdır. Böylece hukuk bir yandan kişinin gerçeği öğrendikten sonra dava açabilmesi için makul bir zaman tanırken, diğer yandan çok eski olayların sınırsız biçimde hukuki uyuşmazlığa dönüşmesini engellemeye çalışır.
Fakat burada insani bir soru ortaya çıkar: Bir insanın güveninin sarsıldığı an ile bunu gerçekten öğrendiği an her zaman aynı mıdır? Hukukun ölçülebilir tarihlere ihtiyaç duyması ile insanların yaşadığı duygusal zaman arasındaki fark, aile hukukunun en zor meselelerinden biridir.
Bu yazı ile Aldatma davası açma süresi ne kadardır başlığında temel bir yol haritası oluşturmuş olduk.
Geçmiş ile Bugün Arasında
Marc Bloch, tarihi “zaman içindeki insanın bilimi” olarak düşünür. E. H. Carr ise tarihi geçmiş ile gelecek arasında süren bir diyalog olarak yorumlar. Bu iki yaklaşım, aldatma davası açma süresi gibi görünüşte teknik bir hukuk sorusunu anlamak açısından da değerlidir.
Osmanlı’da aile düzeninin dinî ve toplumsal yapıyla, Cumhuriyet döneminde ise modern medeni hukuk ve bireysel haklarla daha güçlü biçimde ilişkilendirilmesi, bugünkü hukuk anlayışının kendiliğinden ortaya çıkmadığını gösteriyor.
Bugün altı aylık süreyi okurken yalnızca bir kanun maddesine değil, yaklaşık bir asırlık hukuki sürekliliğe de bakabiliriz. Geçmiş, bugünkü kuralın neden var olduğunu her zaman tek başına açıklamaz; fakat o kuralın hangi toplumsal ihtiyaçlardan doğduğunu görmemizi sağlar.
Sonuç: Bir Süreden Fazlası
Bugünkü hukuk açısından cevap kısaca şudur: Zina öğrenildikten sonra altı ay içinde, her hâlde zina tarihinden itibaren beş yıl içinde dava açılmalıdır. Affeden eş bu sebebe dayanamaz.
Fakat tarihsel açıdan mesele bundan daha geniştir. 1917’de aile hukukunun yeniden düzenlenmesi, 1926’da medeni hukuk devrimi ve 2001–2002 dönemindeki yeni Medeni Kanun, aile ilişkilerinin hukuk tarafından nasıl yeniden tanımlandığını gösteren önemli duraklardır.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormak gerekir: Bir toplumun sadakat, evlilik ve aile hakkındaki düşünceleri değiştikçe hukuk ne kadar hızlı değişmeli? Ve daha kişisel bir soru: Geçmişte insanların evlilik hakkında verdikleri mücadeleleri bilmek, bugün kendi ilişkilerimiz ve haklarımız hakkında düşünme biçimimizi değiştiriyor mu?
Hukuki uyarı ve terminolojiyi netleştirKronolojiyi daha dengeli dağıt
Hukuki uyarı ve terminolojiyi netleştir
Kronolojiyi daha dengeli dağıt
Güncel hukuk noktalarını sadeleştir