İnsanların zihnini okumaya ne denir? İçimde biriken soruların hikâyesi
Kayseri’de akşamlar bazen fazla sessiz olur. Hele ki evde tek başınaysan, pencerenin kenarına oturup dışarıyı izlerken kendi düşüncelerinin sesi daha yüksek gelir. Ben 25 yaşında, duygularını saklamayı pek beceremeyen, günlük tutmadan uyuyamayan biriyim. Bazı geceler defterin sayfaları dolup taşar, bazı geceler ise tek bir cümle bile yazamam; çünkü içimdeki kalabalık kelimelere sığmaz.
Son zamanlarda zihnimi en çok kurcalayan şey şu oldu: İnsanların zihnini okumaya ne denir? Bunu ilk kez kendime sormadım aslında… Birçok kez hissettim. Ama ilk kez bu kadar net bir şekilde anlamaya çalıştım.
Çocukken başlayan o tuhaf his
Küçükken annemin yüzüne bakıp “şu an üzgün” diyebildiğim zamanlar vardı. O zamanlar bunu normal sanıyordum. Herkes yapabiliyor zannediyordum. Ama büyüdükçe anladım ki insanlar çoğu zaman duygularını saklıyor.
Ortaokulda bir gün öğretmen tahtaya soru yazmıştı. Yanımdaki arkadaşım dışarıdan sakin görünüyordu ama ben onun içten içe paniklediğini hissediyordum. Elini sürekli kalemine götürüp bırakması, gözlerini kaçırması… O an içimden “kesin bilmiyor” demiştim. Ve gerçekten de bilemedi.
O gün aklıma ilk kez şu soru düştü: “Ben bunu nereden biliyorum?”
Cevap bulamadım. Sadece hissettim.
Kayseri’nin soğuk bir akşamında ilk kırılma
Büyüdükçe bu his daha da garipleşti. İnsanların yüz ifadelerinden çok, sessizliklerini okumaya başladım. Özellikle Kayseri’nin kış akşamlarında, tramvay durağında beklerken etrafı izlemek benim için bir alışkanlığa dönüştü.
Bir akşam işten çıkmıştım. Yorgundum. Üzerimde ağır bir sessizlik vardı. Yanımda çalışan bir arkadaşım vardı, adı Mert. Konuşuyorduk ama konuşmuyor gibiydik aslında. O bir şey anlatıyor, ben başımı sallıyordum. Ama onun gözlerinin içinde başka bir hikâye vardı.
Bir anda sustu.
Ben de sustum.
İkimiz de aynı anda birbirimizi izlemeye başladık.
O an içimden geçirdim: “Bence o da benim düşündüğümü biliyor.”
Ama saçma geldi. Çünkü bu mümkün değildi.
Yine de o soru beynimde çınladı: İnsanların zihnini okumaya ne denir?
Kafede yaşanan o garip an
Bir gün bir kafede oturuyordum. Küçük bir masa, sıcak bir çay, önümde yarım kalmış bir defter… Yazmaya çalışıyordum ama kelimeler gelmiyordu.
Yan masada iki kişi vardı. Arkadaş gibiydiler ama konuşmaları çok yüzeyseldi. Biri sürekli gülüyordu ama gözleri gülmüyordu. O an içimde garip bir sıkışma hissettim.
Kendi kendime dedim ki: “Bu kız aslında mutlu değil.”
Sonra hemen kendime kızdım. Kimdim ben ki bunu bilecektim?
Ama birkaç dakika sonra kız tuvalete gittiğinde arkadaşı bir anda yüzünü indirdi. Telefonuna baktı, derin bir nefes aldı. O an fark ettim: herkes rol yapıyordu.
Ben o gün çok huzursuz oldum. Çünkü insanların söyledikleriyle hissettikleri arasındaki farkı bu kadar net görmek beni yoruyordu.
Defterime şunu yazdım:
“Bazı insanların içi çok gürültülü ama dışarıdan sessiz görünüyor.”
Ve altına tek bir cümle daha:
“Ben bu sesi duyuyorum.”
“Zihin okumak” mı, yoksa başka bir şey mi?
Günler geçtikçe bu his daha da netleşti. İnsanların ne düşündüğünü “bilmiyordum” aslında. Ama yüzlerindeki küçük değişimleri, ses tonlarındaki kırılmaları, cümle aralarındaki boşlukları fark ediyordum.
Bir akşam bunu arkadaşlarıma anlattım. Güldüler.
“Telepati mi yapıyorsun sen?” dediler.
O an içimde garip bir utanç hissettim. Çünkü ben de bunun gerçek olmadığını biliyordum. Ama başka bir kelime de bulamıyordum.
Sonra bir gün internette denk geldim: “İnsanların zihnini okumaya ne denir?”
Bir kelime çıktı karşıma: telepati.
Ama içim rahat etmedi. Çünkü bu, benim yaşadığım şey değildi. Ben insanların düşüncelerini duymuyordum. Sadece hissediyordum. Bazen doğru çıkıyordu, bazen tamamen yanılıyordum.
Ama yine de o kelime zihnime kazındı.
Belki de mesele zihin okumak değildi
Zamanla şunu fark etmeye başladım: Ben aslında insanların zihnini okumuyordum. Ben onları izliyordum. Çok dikkatli izliyordum.
Ve belki de mesele buydu.
Bir gün işten sonra eve dönerken otobüste yaşlı bir amca vardı. Elinde poşetler, yorgun bir yüz… Yanına oturan genç ona yer verdi. Amca gülümsedi ama gözleri dolu doluydu.
O an içimden geçen şey çok netti: “Bu gülümseme teşekkür değil sadece… biraz da kırgınlık.”
Kendi kendime dedim ki:
“Ben insanların zihnini okumuyorum. Ben onların hikâyelerini tahmin ediyorum.”
Ama bu cümle bile tam oturmadı.
En büyük kırılma: Bir arkadaşımı yanlış anlamam
Asıl hikâye bir arkadaşım yüzünden değişti. Adı Elif’ti. Çok konuşkan değildi ama gözleri çok şey anlatırdı.
Bir gün bana mesajlara geç cevap verdi. Normalde hemen dönerdi. İçimde bir şey kıpırdadı. “Kesin bana kırıldı” dedim.
Sonra gün boyunca bunu düşündüm. Kafamda senaryolar yazdım. Belki yanlış bir şey söyledim, belki onu üzdüm…
Ertesi gün yüz yüze geldiğimizde ise bana sarıldı ve sadece şunu dedi:
“Dün telefonum bozuktu, o yüzden yazamadım.”
O an içimde bir şey çöktü.
Ne hayal kırıklığıydı bu… ne de öfke. Daha çok kendimeydi.
Ben yine yanlış anlamıştım.
O gece defterime uzun uzun yazdım. Ve ilk kez kendime dürüst oldum:
“Ben insanların zihnini okumuyorum. Ben korkularımı onların üstüne giydiriyorum.”
Kayseri gecesinde fark ettiğim gerçek
Bir gece Kayseri’de kar yağıyordu. Pencereyi açtım, soğuk yüzüme vurdu. Defterim elimdeydi.
Ve o soruyu tekrar yazdım:
İnsanların zihnini okumaya ne denir?
Bu kez cevabı aramıyordum. Sadece yazıyordum.
Sonra fark ettim:
İnsanların zihnini okumak diye bir şey yoktu. Ama insanları anlamaya çalışmak vardı. Bazen empati, bazen sezgi, bazen de sadece fazla düşünmekti bu.
Ama en önemlisi şuydu: Herkesin içinde görünmeyen bir dünya vardı.
Ve ben o dünyaya bakmayı seviyordum.
Kendi iç sesimle barıştığım an
Sizi Efin’da “Aklından geçenleri okumak ne demek” konusuyla ilgili özenle hazırlanmış bu içeriğe bekliyoruz.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum: Ben aslında hiçbir zaman zihin okumaya çalışmadım. Sadece insanları çok önemsedim. Fazla düşündüm. Fazla hissettim.
Bu bazen yorucu oldu. Çünkü yanlış anladım, kırıldım, hayal kırıklığı yaşadım.
Ama aynı zamanda çok şey de öğretti.
Artık biri susunca hemen kötü bir anlam yüklemiyorum. Bir mesaj geç gelince hikâye yazmıyorum. Bir bakıştan roman çıkarmıyorum.
Ama yine de… bazen hâlâ o eski his geliyor.
Birinin gözlerine bakarken içimden bir ses fısıldıyor:
“Bir şey var ama söylemiyor.”
Ve ben artık o sesi susturmuyorum. Sadece dinliyorum. Çünkü biliyorum ki her ses doğru değil, ama her his de yalan değil.
Son düşüncem
Belki de asıl mesele şu:
İnsanların zihnini okumaya ne denir diye sormak değil… insanları gerçekten duymayı öğrenmek.
Ve ben bunu hâlâ öğreniyorum.
Bu içeriğimizin sonuna geldik. Efin olarak “Aklından geçenleri okumak ne demek” hakkındaki sorularınızı yorumlarda paylaşabilirsiniz.